''Uzun zamandan beridir gerçek hayatın başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı.'' Alfred D. Souza
kitaplardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Eylül 2011 Salı
10 Mayıs 2011 Salı
Gelecekte bugünü anlatırken
Yaşanan kısa süreli ekonomik refah, tüketim toplumu çılgınlığını körüklüyor; değişen üretim ilişkileri nedeniyle gittikçe yalnızlaşan, yakın çevresinden kopan, ancak ilerleyen iletişim teknolojileri sayesinde dünyanın uzak noktalarını odasının içinde bulan birey için dış dünya toplumsal yapılanış, travmatik bir özellik taşıyordu. Şehirlerin ortasından otobanlar geçiyordu, yiyecekler plastikti, giysilerde buruşmayan, kırışmayan naylonun altın devriydi. Birey gittikçe yapay bir dünyanın ortasında yalnızlaşıyordu.
Okumanın Halleri - S.K.
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Okumanın Halleri
“Okurun elinde de silahlar vardır; unutmak, eksik hatırlamak, yanlış hatırlamak, başka okuduklarıyla harmanlayarak hatırlamak... Kendine verilenlerden kendi hikâyesini kurgulamak. Onun için aynı kitabın aynı yerlerini benzer nedenlerle sevmekten daha yakın bir tanışıklık yoktur dünyada.'' SK
Vaktinde gelen kitaplardan :)
3 Mayıs 2011 Salı
28 Ocak 2011 Cuma
Denizin Delisi
Unutmak mı, delisin,
Gitmesem de bekler orada deniz.
Gelirsem bilmelisin
Benim beklememdir burada deniz.
Gitmek gibi geleceğim
Denizin delisine.
Delinin denizi gibi,
O ne kadar giderse.
Ö.A.
1 Ocak 2011 Cumartesi
Sevgili Mathilda,
S.T.
Yeni bir yıla girmişken...
22 Ekim 2010 Cuma
Kabuk Adam
Yine geç kalan bir yazı. Her ne sebepten olduğu önemli değil...
Bu yazı içerisinde tek geç kalan 'Kabuk Adam' isimli yazının kendisi olmayacak. Kitabın kendisi de geç kaldı hayatıma. Yazarı da geç kalmıştı, Aslı Erdoğan.
Sevgili arkadaşım M.Seda'nın birbirinden güzel ayraçlar (elleriyle yaptığı) ve mektubuyla (bu devirde mektup almak ne güzel!) birlikte gelen hediyesidir 'Kabuk Adam'.
Hap yutar gibi bir çırpıda içine dalıp, okuyuverdiğiniz ve son sayfalarına gelirken bitmesin diye can çekişip, daha sakin, daha sessiz ne bileyim kitabın ruhuna daha yakışır bir yerde ve şekilde bitireyim diye elinizde sımsıkı tutup beklettiğiniz kitaplar vardır ya, onlardan biri işte 'Kabuk Adam'
Bittikten sonra, bende yeni birini başlattı. Biraz kopuk ama biraz 'daha' özgür. Bu kitabı bir kadının okuması başka bir şey diye düşünüyorum.Özge'nin 26 yaşında,Ayvalık'ta okumasının da başka bir şey olduğunu düşünmem gibi.
Bir iki bölümü paylaşıp, öyle bitirmeyi tercih ederdim bu yazıyı fakat soğuk beni yine yendi. Saat 03:08'de kitaplığa gidip, kitabı almak yatağın içinde kalmaktan daha çekici gelmedi. Belki yarın,bu yazıya bir ekleme yaparım. Belki de yapmam. Her kitabı arkasını okuyup mu alıyorsunuz? Öyleyse çok şey kaçırdığınızı söyleyebilirim.
İyi geceler...
26 Eylül 2010 Pazar
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Animal Triste
Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan herşeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikaye kaldı geriye. Son çok açıktır ve her şeyi belirler, son düzeltilemez.
Bu yüzden unuttum onu.
M. Maron
Not: Mustafa abi'nin hediyesi idi, hem çevirdiği hem de bu kitabı okumama vesile olduğu için teşekkürler...
27 Haziran 2010 Pazar
Ayrılık
Seninle benim aramdaki
dünyanın en uzun dizesi,
bir ucundan girince,
yokluğuna rastlıyorum.
Çaresizce uzaklaşırken,
gövde ve kesilmiş kafa birbirinden,
hep ötekine kalıyor yaşam.
Sen bana eşit uzaklıktasın, ben sana,
diyorlar birlikte.
Öyleyse ayrılık diye bir şey yok
Seninle benim aramdaki,
topu topu iki adım,
gölgelerimiz serilmiş soluk soluğa
savaşçılar gibi
kılıçlarını bırakmış.
19 Mart 2010 Cuma
Aslı Erdoğan
Biraz geç tanınmış bir yazar.
Her kitap zamanında gelir, yıllardır bunu deneyimlerim. Tesadüflerin bir anlamı olduğunu da deneyimlerim hep. Kitapların gelişi de bu anlamlı tesadüflerdendir.
Canım kardeşim Sezgi, bana bir kitap hediye etti. Aslı Erdoğan isimli bir yazarın 'Mucizevi Mandarin' isimli kitabı.
Hayatım boyunca Machu Picchu'ya gitmenin hayalini kurdum. Kitaptaki öykünün kadın kahramanı ile ortak hayalimizin bu olduğunu öğrenince, içinde kayboldum sayfaların. Sanki öykünün sonu benim de gidip gidemeyeceğimi söyleyecekmiş gibi.
Kitabı okurken, mememde kitle buldum, meme kanseri olduğumu sandım ve doktora gitmek için otobüs yolculuğunda okumaya devam ederken, kahramanımızın da kanser olduğunu öğrendim! Gözlerim dolu dolu, başıma neler geleceğini okuduğuma inanarak 'lütfen iyileşsin ve Machu Picchu'ya gitsin' iç sesimle kitabı bitirdim. Kadın kahramanımız kanserden öldü, hem de hayalini gerçekleştiremeden. (Kitabın sonunu da söylemiş oldum böylece, yaşasın kötülük :) Film değil ki canım bu, daha upuzuuun olaylar var önünde :) )
Gözlerimden yaşlar akıtarak bitirdiğim kitap, Aslı Erdoğan'ı tanıma isteğimi iyice arttırdı. Bu kitabı tam zamanında okudum. Hayır, ben kanser değilmişim ama zaman doğru zamandı. Çeşitli başka nedenlerden ötürü de...
Şimdi, benim için sırada Aslı Erdoğan'ın yeni kitaplarını keşfetmek var!
Zamanı gelmiş belli ki!
Her kitap zamanında gelir, yıllardır bunu deneyimlerim. Tesadüflerin bir anlamı olduğunu da deneyimlerim hep. Kitapların gelişi de bu anlamlı tesadüflerdendir.
Canım kardeşim Sezgi, bana bir kitap hediye etti. Aslı Erdoğan isimli bir yazarın 'Mucizevi Mandarin' isimli kitabı.
Hayatım boyunca Machu Picchu'ya gitmenin hayalini kurdum. Kitaptaki öykünün kadın kahramanı ile ortak hayalimizin bu olduğunu öğrenince, içinde kayboldum sayfaların. Sanki öykünün sonu benim de gidip gidemeyeceğimi söyleyecekmiş gibi.Kitabı okurken, mememde kitle buldum, meme kanseri olduğumu sandım ve doktora gitmek için otobüs yolculuğunda okumaya devam ederken, kahramanımızın da kanser olduğunu öğrendim! Gözlerim dolu dolu, başıma neler geleceğini okuduğuma inanarak 'lütfen iyileşsin ve Machu Picchu'ya gitsin' iç sesimle kitabı bitirdim. Kadın kahramanımız kanserden öldü, hem de hayalini gerçekleştiremeden. (Kitabın sonunu da söylemiş oldum böylece, yaşasın kötülük :) Film değil ki canım bu, daha upuzuuun olaylar var önünde :) )
Gözlerimden yaşlar akıtarak bitirdiğim kitap, Aslı Erdoğan'ı tanıma isteğimi iyice arttırdı. Bu kitabı tam zamanında okudum. Hayır, ben kanser değilmişim ama zaman doğru zamandı. Çeşitli başka nedenlerden ötürü de...
Şimdi, benim için sırada Aslı Erdoğan'ın yeni kitaplarını keşfetmek var!
Zamanı gelmiş belli ki!
24 Ocak 2010 Pazar
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz?
Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
......
Ece Temelkuran / Muz Sesleri'ne dair bir söyleşiden
9 Ocak 2010 Cumartesi
Uzlaşma çok-sesliliğe, o ise "kısa ifade becerisi"ne bağlıdır!
www.tinaztitiz.com'dan alınmış, e-postama düşen bir yazı...
Uzlaşma çok-sesliliğe, o ise "kısa ifade becerisi"ne bağlıdır!
Düşünen, soran insanlarımız ile bunların düşüncelerini taşıyan iletişim kanallarının sayısı arttıkça bir sorun ortaya çıkmaya başladı: zaman ve/ya yer yetmezliği!
TV kanallarındaki tartışmalarda zaman yetmezliği açıkça görülüyor. Tartışma yöneticileri dahil tüm katılımcılar zamanın yetmezliğinden yakınıyorlar -zamanın bir bölümü de bu yakınmalara gidiyor.
Zamanın sabit, yazılıp söyleneceklerin artması sonunda doğmuş gibi görünen bu sıkışmanın esas nedeni bir başka gerçekte saklıdır: sözcüklerin, ne anlattıkları üzerinde fazlaca düşünmeden kullanımı. Bu, ifade edilmek istenilenlerin bir türlü anlatılamayışına, o da dönerek sözlerin uzatılmasına yol açmaktadır. Aynen, işlevini yapamayan organların giderek irileşip hastalanması gibi, sözler de giderek uzamakta, uzadıkça da anlam yükleme zorunluğu azalmakta, bir yandan da anlam yüklemek zorlaşmaktadır.
Yazılı ve sözlü ifadelerin anlatım güçlerinin artması, olabilecek en kısa formlarına indirgenebilmesine bağlıdır.
"Kanonik İfade" denilebilecek bu "kısa ifade becerisi", yazılı ve sözlü anlatımlarda kullanılan sözcüklerin anlam alanlarının tam farkındalığı ile hiçbir tekrara ya da sayıp dökmeye yer verilmemesi gibi iki basit kurala dayalıdır.
Önemli konularının hemen hiçbirisinde uzlaşmaya varamamış olan toplumumuzda, gereksindiğimiz çok seslilik ancak kısa ifade becerisi yoluyla sağlanabilir.
Söyleyip yazacaklarını olabilecek en kısa forma sokmaya zorlanan birçok önemli insanımızın elinin ya da dilinin tutulduğunu, çünkü söyleyip yazmaya alıştıklarının büyük bölümünün dolgu malzemesi olduğu hayretle görülecektir.
Ülke gündemini oluşturan sorunların iriliği karşısında böyle bir sorun önemsizmiş gibi görünebilir. Ama Yunus Emre bunun ne denli önemli olduğunun farkına varmış, bizleri uyarmaya çalışmaktadır:
"Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Balıla yağ ede bir söz
Kişi bile söz demini
Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini
Sekiz uçmağa ede bir söz"
18 Kasım 2009 Çarşamba
Mum Alevi ile Oynayan Kedinin Öyküsü
| Bir mum yanıyordu bir evin bir odasında O evde bir de kedi vardı. Geceler indiğinde kendi havasında Mum yanar, kedi de oynardı. Mumun yandığı gecelerden birinde Kedi oyunlarına daldı. Oyun arayan gözlerinde Mumun alevi yandı, Baktı, Mumun titrek alevinde Oyuna çağıran bir hava vardı. Oyunlarını büyüten kedi büyüdü Kendi türünde çocukcasına, Döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü Geldi mumun yanına, oyuncakcasına. Bir baktı, bir daha, bir daha baktı Mumun alevinin dalgalanmasına Uzandı bir el attı. Bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı.. İlk kez gördüğü mumun yakmasına İnanmayacaktı. Kedi, oyunlarında büyüyordu, Mum, üşüyordu yanmalarında. Zaman ikili yürüyordu Aralarında. Bir ayrışım görünüyordu Birinin yanmalarında Öbürünün oynamalarında. Kedi oyunlarında büyüyordu, Yitirerek gitgide oyunlarını. Mum küçülüyordu yanmalarında, Yitirerek gitgide yakmalarını. Oynarken büyüyen kedi yanacak, Aydınlatırken küçülen mum yakacaktı. Küçülen yaka-yaka aydınlatacak, Büyüyen yana yana anlayacaktı. Bir mum yanmasından Ve bir kedi oyunundan Kaldı sonunda Bir gecenin tam ortasında Bir evin bir odasında Göz-göze susan İki insan. Mum yandı bitti, Kedi büyüdü gitti. Oyunlar karıştı gecelerde Suskun uykusuzluklara. O iki insandan, sonunda Birinin anılarında kedi, Birinin dalmalarında mum Kaldı gitti. Nerede bir mum yansa şimdi, Nerede oynasa bir kedi, Birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri.. Bugün dün gibi oluyor, Dün bugün gibi. Mum ellerimi tırmalıyor, Belleğimi yakıyor kedinin elleri. |
Özdemir Asaf |
Bugün ve Bugün
| Öyle çabuk geçiyor ki günler Hele sen de bir bak hayatına. Daha dün doğmuşuz sanki Yeni okula başlamışız Yeni sevmişiz Öyle çabuk geçiyor ki günler Hele sen de bir bak hayatına Yarın bitecek sanki her şey Yarın ölecek gibiyiz. Daha doymamışız yaşamasına Günlerimiz dün bir, bugün iki Sakın bir şey bırakma yarına Yarın yok ki. |
Özdemir Asaf |
11 Ekim 2009 Pazar
Bir kitap biter... mi?...
bu sabah kötü bir rüya ile 06:28'de uyanıp, uyku tutmayınca aldım elime kitabımı, bitene kadar okudum. Bitti.
Kitabımı kaybetmiş (baya kaybettim kitabımı) ve birkaç ay sonra bulmuştum :) O yüzden uzuuuuun bir ara vererek okuyabildim. Belki de gerekliydi bu ara.
İçim sızladı... Hep içim sızladı bu kitabı okurken. Yüzüm gülerken bile keder hissettim. Aklıma gelen, ileriki sayfalarda önüme geldi. Alt üst olma durumu ile bitti kitabım. Önce alt sonra üst olduğumda sorun yok ama altta kalıyorsam sonunda zor oluyor. Şöyle derin derin bir off çekmek geliyor içimden.
Hayat(ım)...
5 Temmuz 2009 Pazar
ben bu kez gidiyorum
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.
CAN YÜCEL
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.
CAN YÜCEL
14 Haziran 2009 Pazar
Eğer/Jorge Luis Borges
Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya, ikincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar. Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla. Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla; Daha çok güneş doğuşu izler, daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim. Dondurma yerdim ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım.
Yeniden başlayabilseydim eğer yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem; Yaşam budur zaten;Anlar, sadece anlar.
Sizde sadece anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbirşey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, İlkbahar'da pabuçlarımı fırlatır atardım ve Sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım olsaydı eğer...
Ama işte, seksen beşindeyim ve biliyorum.
Ölüyorum...
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar. Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla. Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla; Daha çok güneş doğuşu izler, daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim. Dondurma yerdim ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım.
Yeniden başlayabilseydim eğer yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem; Yaşam budur zaten;Anlar, sadece anlar.
Sizde sadece anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbirşey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim, İlkbahar'da pabuçlarımı fırlatır atardım ve Sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım olsaydı eğer...
Ama işte, seksen beşindeyim ve biliyorum.
Ölüyorum...
13 Haziran 2009 Cumartesi
Kırılmaktan yorgun düşmüş
kentli bir kadının hikayesi...
Fasülyeden...
Babamın elinden tutup, kum
çıkarıyorum belki de...
Fasülyeden...
Kırmızı kedi merdivenleri
Fasülyeden yaşamlar...
Not: Hiç böyle bir ruh hali içinde değilim aslında şu an, hatta bir canım sıkıldı bunu yazarken... Vakt-i zamanında bir yerde okumuş, beğenmiş, defterimin sayfasına yazmıştım. Dün İstanbul'a dönerken, çantanın içinde peynir suyu( çantaya su içindeki peyniri koymak benim fikrimdi) dökülmüş deftere... Saçma ama böyle... Defter leş gibi peynir kokuyor, sayfayı kopardım, bu yazı da bunca zaman bekledi, bundan sonra blogumda dursun diyerek yazıyorum. Birşeyler ifade eder illa ki bir zaman, tarih tekerrürden ibaret nihayetinde...
kentli bir kadının hikayesi...
Fasülyeden...
Babamın elinden tutup, kum
çıkarıyorum belki de...
Fasülyeden...
Kırmızı kedi merdivenleri
Fasülyeden yaşamlar...
Not: Hiç böyle bir ruh hali içinde değilim aslında şu an, hatta bir canım sıkıldı bunu yazarken... Vakt-i zamanında bir yerde okumuş, beğenmiş, defterimin sayfasına yazmıştım. Dün İstanbul'a dönerken, çantanın içinde peynir suyu( çantaya su içindeki peyniri koymak benim fikrimdi) dökülmüş deftere... Saçma ama böyle... Defter leş gibi peynir kokuyor, sayfayı kopardım, bu yazı da bunca zaman bekledi, bundan sonra blogumda dursun diyerek yazıyorum. Birşeyler ifade eder illa ki bir zaman, tarih tekerrürden ibaret nihayetinde...
10 Mayıs 2009 Pazar
Peruk Takan Kadınlar

isimli kitabı okuyorum şu an.
işte arka yüzünden bilgi...
Peruk Takan Kadınlar
Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir. Bu dört kişinin ortak yanı Türkiye vatandaşı olmaları ve peruk takmaları. Ataman’ın yapıtında kadınlar, ayrı ayrı, nerede, ne zaman, neden, nasıl peruk taktıklarını anlatıyorlar. Ataman, görünüm değiştirmeyi, seçilmiş bir kimliğin yaratımını ya da verili durumdaki bir diğer kimliği maskelemeyi konu alan, bildik bir mecaz olarak işlemiş peruk takma olgusunu. Ama her dört örnek de, kimlik üretiminin genelleştirilmiş ve tarihsel anlamda sabitlenmiş biçimlerinin ötesine taşıyor; izleyiciyi, toplumsal cinsiyet ve devletin uyguladığı acımasız baskı üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor
Peruk Takan Kadınlar, film yönetmeni Kutluğ Ataman'ın video görüntüleriyle yaptığı aynı isimli enstalasyonun ham malzemesi olan röportajların kitap formunda sunulmasıyla oluşuyor.
Kitapta röportajların dışında ayrıca Erden Kosova'nın Kutluğ Ataman ile yaptığı söyleşi ve Vasıf Kortun'un "Hakikati Yanlış Yorumlama Hakkı" adlı yazısı da bulunuyor.
Yazar: Kutluğ Ataman
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Sayfa sayısı: 126ISBN: 975-342-340-3
Basım tarihi: Kasım 2001
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










